Ana Sayfa Prof. Dr. Mehmet ÖZHANLI Isparta’nın Uyuyan Güzeli “Gölcük Krateri”

Isparta’nın Uyuyan Güzeli “Gölcük Krateri”

 

Prof. Dr. Mehmet ÖZHANLI

Dünyanın doğum sancılarının sona yaklaştığı 5 milyon yıl önce (Pliyosen) şiddetli bir patlamayla içindeki kızgın mağmayı dışarıya lav olarak püskürten Gölcük, 24 bin yıl öncesine (Pleistosen) kadar bu hareketi aralıklarla devam ettirdi. İçinde kaynayan ateşi kusarak rahatlayan dağ, son patlamasıyla, yanan ateşin küllerini de püskürterek içini rahatlattı. Yaklaşık 45 kilometrelik bir alana savrulan külleri, verimli Isparta Ovasını oluşturdu. Her ne kadar bu verimli ovanın büyük bir bölümü imara açılarak betonlaşmaya mahkûm edildiyse de hala tarım ve bağcılıkta üzerinde yaşayanları doyuracak kadar verimlidir.

Meydana gelen patlamalar sonucu dağın tepesinde büyük bir çanak oluştu. Zamanla yağmur sularıyla dolan bu çanak, 2,5 kilometre genişliğinde 30 metre derinliğinde bir maar (krater) göle dönüştü. Bu yazının konusu, yıllar önce içindeki ateşi kusup, uykuya dalmış olan yanardağın yeniden uyanması ve uyandığında getireceği felaketler değildir; uyuyan bu güzelin etrafında yaşayan insanlara sunduğu doğal zenginlikleri fark etmelerini sağlamaktır.

İnsanların yerleşim alanları olarak seçtikleri yerler arasında en çok tercih edilenlerden biri yanardağ etekleridir. Çok tehlikeli olduğunu bildikleri halde insanlar bu alanlara yerleşmekten asla vazgeçmezler. Çünkü bu dağların lav olarak püskürttüğü ateş, düştüğü toprağa kattığı enerjiyle oralarda bol çeşitli ürün elde edilmesini sağlar. Ayrıca, buralarda bitki ve ağaç türleriyle oluşan zengin bir fauna ve bu faunanın içerisinde uygun yaşam koşulları bulan çok çeşitli hayvan türleri ortaya çıkarır. Bundan dolayı böyle yerlerde yaşayan insanların yapması gereken tek şey doğanın sunduğu bu zenginlikten doğru bir biçimde istifade etmektir. Bu çok zor bir şey değildir. Doğanın dilinden anlar ve onu değiştirmeye çalışmadan ona paralel yaşarsanız o size bütün zenginliklerini sunacaktır. Doğanın bu felsefesini Âşık Veysel “Benim Sadık Yârim Kara Topraktır” şiiri ile çok güzel özetlemiştir.

Isparta iklimiyle, doğal, tarihi ve arkeolojik zenginlikleriyle dünyanın en yaşanılır ve görülmesi gereken yerleri arasındadır. Gölcük Yanardağ’ının küllerinden doğmuş olan bu kentte yaşayanlar, acaba bütün bu zenginliklerin, güzelliklerin ne kadar farkındalar? Bir yerin farkında olmak ve onun kıymetini bilmek ülkemizde maalesef sadece oraları arkeolojik ve doğal sit ilan etmek olarak algılanıyor. Gölcük Dağı ve Krater Gölü de 1991’de “Tabiat Parkı” olarak tescillenmiş ve koruma altına alınmıştır. Bu koruma anlayışı, “evlerimizde salonunun en güzel köşesinde bulunan vitrin ve o vitrinin içerisinde hiç gelmeyecek olan misafir için hiç kullanılmayacak değerli malzemenin” korunması gibi bir şey. Biz toplum olarak sahip olmayı seviyoruz. Sahip olduğumuz şeyin ne işe yaradığı, ne olduğu çok önemli değildir. Orada dursun onun için bir şey yapmayalım ama bizim olsun düşüncesi bilimsel merakımızı öldürmüş ve sahip olduğumuz bütün değerleri sıradanlaştırmamıza neden olmuştur. Bilimsel merakı iğdiş edilmiş toplumlar, sadece temel ihtiyaçlarını karşılama davranışı gösterir ve içgüdüsel hareket ederler. Böyle toplumlar için doğal ve arkeolojik güzelliklerin hiçbir değeri yoktur.

Globalleşen dünyada ülkelerin, kentlerin kendine yetme zorunda kaldığı bir çağda, sahip oldukları zenginliklerin farkına varıp onun kıymetini bilen toplumlar rahat bir yaşam sürebilirler; ömrünü Isparta’da geçirmiş Gölcük Gölüne bir iki defa sadece piknik yapmaya gitmiş insanlar değil. Gittikleri yerin bir yanardağ olduğunun bile farkında olmayan bu insanlara bu nasıl anlatılır ki… Söyleyince/yazınca bizim insanımızın çok kızdığı şeylerden bir tanesi “eğer bu doğa mucizesi zenginlik Avrupa halklarının elinde olsaydı”. Oysa kızacak bir şey yok. Sahip olduğumuz hiçbir zenginliğin ve güzelliğin farkında olmadığımız bir gerçektir. Eğer onlar böyle bir doğa harikasına sahip olsalardı: Burası bütün dünyaya cennetten bir köşe olarak öyle bir tanıtılırdı ki, dünyanın her yerinde insanlar bu doğa mucizesini görmeye akın akın gelirlerdi. Dünyada kaç kent, il merkezine sadece 8 km mesafede, 1300 metre yüksekliğindeki yanardağın tepesinde krater bir göle sahiptir. Gölün etrafında yeşermiş kızılçam, karaçam, meşe, sedir, akasya, akçakesme ve diğer maki türü bitkilerin yeşilliğinin, gölün maviliğinde oluşturduğu renk cümbüşünün, burayı ziyaret eden insanların yüreğine huzur olarak yansıdığı kaç yer vardır. Bu doğa mucizesi gölün güneybatı kıyısında sivrilen dağın tepesindeki Roma İmparatorluk Dönemi ve daha geç dönemlere ait yerleşim bu doğa harikası yeri arkeolojik eserlerle daha da çeşitli ve zengin kılmaktadır. Bize düşen buranın dünyayla yaşıt hikâyesini herkesin anlayabileceği bir dille anlatabilmektir.